Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

FELSEFİ HARİTALAR ÜZERİNE

Birkaç yıl önce bir Leningrad gezisi sırasında, nerede olduğumu bulmak için bir haritaya başvurmuş, ama işin içinden çıkamamıştım. Birkaç tane kocaman kilise görüyordum., ancak haritada bunlardan eser yoktu. Sonunda bir rehber imdadıma yetişti: “Biz haritalarımızda kiliseleri göstermeyiz.” Söylediğinin aksine, çok açık olarak belirtilmiş birini işaret ettim. “Bu bir müzedir” dedi, “bizim ‘yaşayan (ibadete açık) kilise’ dediklerimizden değil. Sadece yaşayan kiliseleri göstermiyoruz biz.”

O an bana öyle geldi ki, gözlerimin önünde açıkça seçebildiğim bir çok şeyi göstermeyen haritaların bana sunulduğu ilk durum değildi bu. Bütün okul ve üniversite süresince, bana hayat ve bilgi haritaları sunuldu: üzerinde, en çok önem verdiğim ve hayatıma yön vermede mümkün en büyük etki gibi gördüğüm şeylerden hiçbir iz taşımayan haritalar. Şaşkınlığımın yıllardır eksilmeden sürdüğünü hatırladım; yardım için hiçbir rehber de gelmedi. İdrakimin sıhhatinden şüphe etmeyi bırakıp, haritaların doğruluğundan şüphe etmeye başlayıncaya kadar sürdü bu.

.....

Gerçek hayat için tasarlanan gerçek bilgi haritaları, varoldukları sözde kanıtlanan şeyler dışında hiçbir şeyi göstermiyorlardı. Felsefi harita yapıcılarının birinci ilkesi “Eğer şüphedeyseniz, bir kenara atın veya bir müzeye kaldırın” idi. Ancak bana öyle geldi ki, kanıtlamayı neyin oluşturduğu suali çok ince ve zor bir sual idi. İlkeyi tersine çevirip “Eğer süphedeyseniz, göze gelecek surette gösterin” demek daha akıllıca olmaz mıydı? Nihayet, şüpheden ari şeyler, bir anlamda, ölüdürler; yaşayanlar için bir mesele (challenge) teşkil etmezler.

Herhangi bir şeyi doğru kabul etmek hata riskine yakalanmak demektir. Eğer kendimi doğru saydığım şüphe taşımayan bilgi ile sınırlarsam, hata riskini en aza indirmiş, ama aynı zamanda, hayatta en ince, en önemli ve mükafatı en yüksek şeyleri kaçırma riskini azamiye çıkarmış olurum.

---

2. Bölüm VARLIK DÜZEYLERİ

Doğal olarak dört bölüme ayrılır gibi görünen büyük bir ‘Varlık Silsilesi’ –eskiden adlandırıldığı gibi dört ‘krallık’- maden, bitki, hayvan ve insan. Bu, gerçekte bir asır öncesine kadar, eşyanın genel düzeni, kainatın oluşturucu örgüsü hakkında belki de en yaygın olarak bilinen görüştü. Varlık silsilesi en yüksekten en aşağıya doğru veya en aşağıdan en yükseğe doğru düşünülebilir. Kadim görüş, Tanrı’dan yola çıkar ve aşağıya doğru Varlık Silsilesini merkezden hızı artan bir uzaklaşma ve niteliklerin müterakki kaybı olarak görür. Evrim teorisinden büyük ölçüde etkilenen modern görüş ise cansız maddeden başlamak ve insanı, faydalı niteliklerin en geniş alanını geliştirmiş olarak zincirin son halkası saymak eğilimindedir. Bizim amaçlarımız için, bu bakış yönü –yukarıya veya aşağıya doğru- bu aşamada önemsizdir ve modern düşünme alışkanlığıyla uyumlu olarak en aşağı düzeyden, maden krallığından, başlayacak ve daha yüksek düzeylere yükseldikçe niteliklerin veya güçlerin ard arda kazanımı üzerinde duracağız.

Canlı bir bitki ile ölü ve dolayısıyla en aşağı Varlık Düzeyi olan cansız maddeye inmiş bir bitki arasındaki hayret verici ve gizemli farkı anlamakta herhangi bir güçlük çekmeyiz. Nedir bu kaybedilen güç?

Hayat diyoruz ona. Bilim adamları bize diyorlar ki bir ‘hayat gücünden’ söz etmemeliyiz, çünkü böyle bir gücün mevcudiyetine bugüne kadar rastlanmamıştır; ama gene de fark ortadadır. Orada bulunan, dikkat edilecek ve üzerinde çalışılacak fakat izah edilemeyecek bir şeyi ifade için ‘x’ diyebiliriz. Eğer maden düzeyine ‘m’ diyeceksek, bitki düzeyini m + x olarak adlandırabiliriz. Bu x faktörü açıktır ki bizim en yoğun dikkatimizi celbetmeye layıktır, özellikle, onu yaratmak bizim bilgi ve kabiliyetimizin tamamen dışında olduğu halde onu yok etmeye kabiliyetimizin tamamen dışında olduğu halde onu yok etmeye muktedir olduğumuz için. Cansız maddeden hayatın nasıl yaratılacağı hakkında birileri bize bir reçete, bir talimatlar seti sunabilse bile, ‘x’ in gizemli karakteri baki kalacaktır ve biz hiçbir şey yapmaya muktedir olmayan o şeyin şimdi çevresinden gıda tahriç edebildiğine, güya ‘biçime sadık kalarak’ büyüyüp kendini yeniden üretebildiğine hayret etmekten asla geri kalmayacağız. Bu gibi güçleri açıklamak, hatta sadece tasvir etmek için fizik ve kimyanın kanunlarında, kavram ve formüllerinde hiçbir şey yoktur. Bütünüyle yeni ve ilave bir şeydir ‘x’ ve onun mahiyetini ne kadar derinden tefekkür edersek, burada ontolojik süreksizlik veya, daha basit olarak, Varlık Düzeyinde bir sıçrama olarak adlandırılabilecek bir durumla yüzyüze olduğumuz o kadar berrak olarak ortaya çıkar.

Bitkiden hayvana doğru benzer bir sıçrama, tipik tam gelişmiş hayvanı, tipik tam gelişmiş bitkinin imkan alanının tamamen dışında kalan şeyleri yapmaya muktedir kılan bir benzer güçler ilavesi görüyoruz. Bu güçler, gene, güvenli ve tam anlamıyla isimsizdir. Onlara ‘y’ harfi aracılığıyla işaret edebiliriz. En emin yol olacaktır bu, çünkü onlara iliştirebileceğimiz herhangi bir etiket insanları bunun sadece bir ipucu değil de yeterli bir tasvir olduğu düşüncesine götürebilir. Ancak, kelimeler olmadan konuşamayız, onun için ben de bu gizemli güçlere ‘şuur’ etiketini takacağım. Bir köpek, kedi veya atta şuuru tanımak kolaydır, zira bir darbeyle bitki şartlarına benzer biçimde şuursuzlaştırılabilirler: hayvan kendine özgü güçleri yitirse de hayat süreçleri devam etmektedir.

Eğer bitki, yukarıda kullanılan terminoloji içinde, m + x diye adlandırılacaksa, hayvan m + x + y olarak tanımlanmalıdır. Gene, ‘y’ faktörü yakın alakaya değer; onu ortadan kaldırabilir fakat yapamayız. Yok edebildiğimiz ama yapmaya muktedir olmadığımız herhangi bir şey, bir anlamda, kutsaldır ve onun hakkındaki tüm ‘açıklamalarımız’ gerçekte hiçbir şeyi açıklamaz. Tekrar diyebiliriz ki ‘y’ bitki düzeyi ile karşılaştırıldığında, tamamen yeni ve ilave bir şeydir –bir ontolojik süreksizlik, Varlık Düzeyinde bir sıçrama.

Hayvan düzeyinden insan düzeyine ilerlerken ortada gene ilave güçler olduğunu kim cidden iddia edebilir? Onların kesin olarak ne oldukları modern zamanlarda bir tartışma konusu oldu; ama insanın, en gelişmiş hayvanın bile imkan alanının bütünüyle dışında kalan sayısız şeyleri yapabildiği ve yapıyor olduğu tartışılamaz ve hiçbir zamanda inkar edilmemiştir. İnsan, bitki gibi hayat güçlerine, hayvan gibi şuur güçlerine, ve sarih olarak daha fazla bir şeye sahiptir: gizemli ‘z’ güzü. Nedir o? Nasıl tanımlanabilir? Ne diye adlandırılabilir? Bu ‘z’ gücü şüphesiz büyük ölçüde şu gerçekle bağlantılıdır: İnsan sadece düşünebilen değil, fakat aynı zamanda düşünmesinin farkında olandır. Şuur ve idrak sanki kendi üstlerine geri çekilmişlerdir. Ortada sadece şuurlu bir varlık değil, fakat şuurunun şuurunda olabilen bir varlık vardır; yalnızca bir düşünür değil, fakat bizzat kendi düşüncesini gözleme ve tetkik etme yeteneğine sahip bir düşünür. ‘Ben’ demeye muktedir olan ve şuuru kendi amaçları doğrultusunda yönlendirebilen bir şey var; bir usta veya denetçi, şuurun kendisinden daha yüksek bir düzeyde olan bir güç. Bu ‘z’ gücü, bu kendi üzerine geri çekilen şuur, maksatlı olarak bilginin öğrenilmesi, incelenmesi, araştırılması, formüle edilmesi ve biriktirilmesinde sınırsız imkanlara kapı açar. Ona ne ad vereceğiz. Etiketlere ihtiyaç olduğundan, ona ‘kendinin farkında olma’ (self awareness) diyorum. Ancak, böyle bir etiketin sadece (bir Budist ifadesini kullanırsak) ‘ayı işaret eden bir parmak’ olduğunu her an hatırlamakta çok dikkatli olmalıyız. ‘Ay’ın kendisi son derece gizemli kalmakta ve eğer insanın kainattaki yeri hakkında herhangi bir şey anlamak istiyorsak, en büyük azim ve sabırla incelenmesi gerekmektedir.

Dört büyük Varlık Düzeyi hakkındaki incelememizi şöyle özetleyebiliriz:

‘İnsan’ ; m + x + y + z olarak yazılabilir.

‘Hayvan’ ; m + x + y olarak yazılabilir.

‘Bitki’ ; m + x olarak yazılabilir.

‘Maden’ ; m olarak yazılabilir.

x, y, ve z görünmezdirler, sadece m görülebilir; etkileri günlük deneyimlerin konusu olsa da, onları anlamak son derece zordur.

Daha öncede belirttiğimiz gibi, ‘madenleri’ hareket noktamız olarak kabul edip, güç ilaveleriyle daha yüksek Varlık Düzeylerine yükseleceğimize, doğrudan aşina olduğumuz en yüksek düzeyden –insan- başlayıp müterakki bir güç eksiltmesiyle Varlığın daha aşağı düzeylerine ulaşabilirdik. O zaman şöyle derdik:

‘İnsan’ ; M olarak yazılabilir.

‘Hayvan’ ; M - z olarak yazılabilir.

‘Bitki’ ; M - z - y olarak yazılabilir.

‘Maden’ ; M - z - y olarak yazılabilir.

Pratik tecrübeye dayandırılabileceği için, böyle ‘aşağı doğru’ bir plan anlamamız bakımından ‘yukarıya doğru’ olandan daha kolaydır. Biliyoruz ki her üç faktörde -x, y, z- zayıf düşebilir ve ölüp gidebilirler: hatta onları kasden yok edebiliriz. Şuur devam ederken ‘kendinin farkında olma’ ortadan kalkabilir; hayat devam ederken şuur kaybolabilir; ve arkasında cansız bir vücut bırakarak hayat yok olabilir. Eksilme sürecini ‘kendinin farkında olma’, şuur ve hayatın zahiren bütünüyle ortadan kalkması noktasına kadar gözleyebilir ve bir anlamda hissedebiliriz. Fakat, cansız maddeye hayat vermek, canlı bir maddeye şuur vermek, ve nihayet şuurlu varlıkların ‘kendinin farkında olma’ gücünü ilave etmek kudretimiz dışındadır.

Kendi başımıza yapabildiğimizi, bir anlamda anlayabiliriz; hiç yapamayacağımız bir şeyi ‘bir anlamda’ bile anlayamayız. Hayat, şuur ve ‘kendinin farkında olma’ güçlerinin cansız maddeden kendiliğinden ve rastlantı sonucu çıktıkları bir süreç olarak evrim, bütünüyle anlaşılamaz bir şeydir. Eğer daha yükseğin daha aşağıdan tesadüfi çıkışı mümkünse, o zaman herşey mümkündür ve insan düşüncesinin hiçbir temeli yoktur. İki kere iki dört etmek zorunda değildir ve beş veya daha başka bir şey de edebilir; ne de ikiden iki çıkınca sıfır kaldığına inanmak zorundayız: tesadüfen beş kalabileceğine niçin inanmayalım?

 .....


‘Canlı’ ile ‘cansız’ arasındaki farkı değerlendirmenin zorluğu boşuna değildir; şuuru hayattan ayırmak daha zordur; ‘kendinin farkında olma’ ile şuur arasındaki (yani y ve z arasındaki) farkı anlamak, tecrübe etmek ve değerlendirmek ise büsbütün zordur. Zorluğun sebebi pek uzakta değil: yüksek olan daha aşağıdakini içerir ve dolayısıyla bir anlamda kavrar iken, hiçbir varlık kendisinden daha yüksek olan bir şeyi anlayamaz. İnsanoğlu gerçekte daha yükseğe doğru uzayabilir ve aşk, korku, hayret, hayranlık, ve taklit vasıtasıyla bir büyüme sürecine sebep olabilir; ve daha yüksek bir düzeye ulaşmakla kavrayışını genişletebilir –daha sonra bizi epey meşgul edecek bir konudur bu. Fakat ‘kendinin farkında olma’ gücü (z) fazla gelişmeyen insanlar, onu ayrı bir güç olarak kavrayamaz ve şuurun (y) hafif bir uzantısı zannederler. Böylece bize sayısız insan tanımı sunulur: lüzumsuzca büyük bir beyine sahip çok zeki bir hayvan veya alet-yapan bir hayvan, siyasal bir hayvan, tamamlanmamış bir hayvan veya sadece çıplak bir maymun. Kuşkusuz, bu tanımları neşe içinde kullananlar kendilerini de tanımlarına dahil ediyorlardır ve böyle yapmaları büsbütün sebepsiz değildir. Diğerleri için ahmakça bir şeydir bu, tıpkı bir köpeği havlayan bir bitki veya koşan bir lahana olarak tanımlamak gibi. Modern dünyanın vahşileşmesine hiçbir şey, bilim adına insanın ‘çıplak maymun’ gibi yanlış ve alçaltıcı tanımlamalarından daha fazla yardımcı olamaz. İnsan böyle bir yaratıktan, diğer ‘çıplak maymunlardan’ veya hatta kendisinden ne bekleyebilir? İnsan hayvanlardan ‘hayvan makinalar’ olarak söz edince, bir süre sonra buna göre davranmaya başlar; insanları çıplak maymun olarak düşününce de, vahşiliğin serbestçe içeri girmesi için bütün kapılar açılmış olur.

 

‘Nasıl bir esercik şu insan! Muhakemede ne de soylu! Melekelerinde nasıl da sonsuz!’

 

E.F. Schumacher

® devam...

 DUYURU!


[Ana Sayfa] [Cemil Meriç] [Mektupçu] [Aforizmalar] [Sorular] [Vee..] [Sizin yeriniz] [Derlemeler]