i zamanlar.Bir küçüklük resmime bakıyorum..Siyah beyazmış zaman ve daha çok içindeymişim sanki.
Bir müzik saplanıyor..anları kuşatıcı, taşıyıcı..gözlerim açılamıyor..başka bir, hayır iki anın içinden geçebiliyormuşum..anın dışında ve de içinde gibi..
O resimden bakıyorum şimdi..yeni zamanlar..dar..boğucu..yok olmaya ait.
Çocuklukmuş yaşamın bir adım önünde olduğum zaman.
Herşeyi bilmiyor ama kendinden emin. Ben yaşıyorum deyip adımlarını vurarak geçiyor her insan gibi içimden. Sen kimsin? Yaşadığın nereden belli?
Bana yaşadığımı başkaları söylüyor. Duyduğuna kızıp küçümsemeye kalkarsın..işte böyle.
Atlantis gibi kaybetmiş yağmurlar yaşamı. Gözlerim dumanlı..uçup gitmeye hazır, nasıl geldiğini bilmediğini bu yerden.
Huzursuz, göremiyor..aradığı yok..aradığı ne bilmiyor. Zaman herşeyi bilir mi? Kimin gerisinde kalıyorum ben? Hayır, zaman benim gerimde kalıyor. Gelmiş olduğunda ise ay suya düşmüş oluyor.
Güz diye bir kelime veriyorlar elime. Birileri birilerine katılmış, hep beraber çalışıyorlar..bir yere varamıyorlar.
Birine, bir yere ait olmak için çırpınan bir paranoyaya rastlıyorum. Çıldırmış gözleriyle bana bakıyor, "seni" diyor,"gittiğin günden beri..".
Bende diyorum ki, "sana dönmemek için..", "kendimi içiyorum".
Kuralsız bir kopuş.
Kime anlatıyorsun bunları? Yani anlatmak niye? Kelimeler tehlikelidir, bilmiyor musun? Kutsaldır. Oluştururlar.. ya da oluşturamazlar.
Sesli düşünmek değil bu, basbayağı anlatmak.
Kuşlara yem attığında bahçene gelirler. Şuursuzluk bilirsin onların ki. Her bahçeye giderler. Giderler de ne yaparlar?
Kuş yahu bunlar! Sen nesin? Kuş kadar olamayıp kendi bahçesinden çıkmayan ekolojik dengeleyici mi?
Çok basit miydi gerçeğin içinde olmak? Hem öyleydi de hem de değil miydi?
O zırıltılı kalabalıktan ne çıkarabilmiştinki? Yalnızlığını anlamlandırmaya çalıştın sende böylece.
Günbozumları kanatlarını ağırlaştırdı hep bahar serenadlarının.
Yalnızlık kovduğunda parantez içinden seni, satır aralarında konuşmayı denedin. Olmadı.
Satırları kıskandın, diğer satır aralarını ise anlamadın. Sayfalar çevrildiğinde ezildin, bir satır arasına kaçamadın.
Kendi anlamıyla çıplaktı çünkü orası, parantezleride yoktu.
Şimdi nerede durduğunu sorma bana. Ya kıvrılmış bir köşesinde 'yok'sundur bir sayfanın ya da büyüklerin erişemeyeceği raflarından düşmüşsündür arkasına bir kitaplığın.
Sonra, kar yağdığında odaya, ağlamasıyla uyandın birinin. Ciğerlerinin buz tutmasına aldırmadan meydan okudun zamanın kilidine. Ne bir kilit ne de bir anahtar vardı oysa. Anı oluşturan asırlarla başedemezdin-sadece-.
Fedakarlığı sevdin sen. Öncelik tanıma nezaketinden vazgeçmedin. Arsız bir bencilliğe teslim olmak istemedin.
İyiliğin gözyaşları kalbini kazandı, kötülüğünkiler kanattı.
Ölçün, istemeleriydi. İsteyenlerle –istedikleri kadar- varoldun, istemeyenlerle alış verişin olmadı. Ölçülerinde kalitelerini yargıladığında yanlışa düştün kimi zaman. Ama herkesi her zaman hoş tutamazdın zaten. Aksine en iyi zamanlarında bile güvenini yoketti bazen bu.
Bir incelik telaşıydı süphesiz davranışlarının yönünü belirleyen. Tuhaf olan bunlar olurken hiçbir şey yapmış olmuyordun yada sana öyle geldi.
Kimseye yenilmek istemedin, gururun sükunun oldu.
*** Her kadın seni öldürmekten başka birşeye yaramazdı.
Önce onlar öldükleri için öldün sende.
Ölmekten haberide olmadı onların. Bir fırsat yaratamadı hiçbiri. Sıkı sıkıya sarıldığın şey kusursuzluktu, kusursuz olmadan.
Ama yanılgılar-ın bir uçurumun kıyısında, bir hayatın olmadığına dair, ateşten yanan başını serinletemeyecek rüzgarların önemsizce savurduğu parçalar-ın olması kaçınılmazdı. Bir inancın kendine döndüğü silah oldun. Küçük falsolarda koca gemileri batırdın bu yüzden. Keşke bende batan bir gemi olabilseydim dedirtecek bir inanç.
Ve onlar yaşamın boyunca gözlerinde başkalarının gördüğü resimler olarak kaldı.
Bahtiyar olan kim vardı? Bu soruyu aklına düşürecek kadar bile görmedin. Ya inanmadın ya da gözlerinin önünde yıkılıp gittiler. İşte o sağlamlığına kendine inanır gibi inandığın arkadaşın çıkıp geliyor, arkasında bıraktıkça hüzne gömülen evinin viranesinden. Ürpertici bir soru sızıyor genzinden kulaklarının içine: bir büyük yalanmıydı o şölen? Bir oyalanma?
Bir yaşama dönüştürme ihtiyacı, iyimserliği, coşkusuydu elbet. Bizzat kendi elleriyle döşedikleri yaşam haince alıverdi hayatlarını.
Kimisi kurtarır kendini kurduğundan, kimisi kurtaramaz. Alnın çizgileri gibi katlar atabilmek anlamlı kılan yapıyı.
Zayıf düşürürsen, -sevmediğin yanlarını da- ihmal edersen sırtını yaslandığın duvarı, sırtüstü bulursun kendini ve kızacağın bir ömür bir kazanç olmaz senin için. Mutluluk, geceleri evinden dışarısızan bir ışık, ocağınızda yanıp bacadan tüten yerleşim dumanları olmaz sizin için.
İnsanın yanılması olabilir, mühim olan bunun onu nereye götüreceğidir. Nereye götüreceğini bilmektir. Düşmeye kalkmaya dayanabilir olup olmamaktır. Kazanmak olmadıktan sonra kaybetmenin güzelliği nasıl çıkar ortaya?
Bütün bunlar olurken -dost kılamadığın- acımasız bir düşman soluk soluğa koşturmakta ve anlamaya bile fırsat vermeden geçmekte:zaman! Önce özlemleri benliklerini aştı, açlığın iştahıyla kurdular birliklerini. Sonra benler bu yapı içinde kalamadı, kurduklarını kabullenmedi ve yıktılar. "Kendilerini" anladıklarını sanıp birbirlerine tutunmaya çalıştılar. Tutunamadılar.
Birbirlerini sahiplenmeyi beceremediler. Hür olma isteği hücreye çevirdi evlerini. Ayaklandılar.
İnsan kendi kurduğu evi hapishaneye çevirir mi? Hür olmak adına kaçtığın kendin mi? O halde sen kimdin? Kendini anlamamış, sahiplenmeyi, ait olmayı becerememiş biri.
Tecrübe de kar etmez her zaman. Neye yenilir tecrübe söyleyin bana?
Hep düşünmüşümdür: aynı şeyleri söyleyen insanların "yaşamları arasındaki" bu uzaklık da neyin nesi?
Kendi söylediğini bir başkasında inkar etmek mi? Bu kadar basit kurtulunabilir mi? Evet mi? Hayır. Bir doğruyu kaç türlü yaşamak seçeneği vardır? Yanlış biçimlerin seçildiğini mi söylemeliyiz o zaman?
Onlara sorarsan hayır. Ya?
Hayatın düz, kendine has kırılımlarıyla başedebilenler devam ettiler yollarına. Ne pahasına? -olduğu bilinmeden-.
Çoğu uzun boylu düşünemeden gelip gittiler.
Hakikaten ne ekersen ne onu mu biçersin? (Hani biçememiş gibiyimde o bakımdan)
Yaşam tereyağı gibi, sürecek ekmeğin varsa tatlı, doyurucu, keyifli. Sade yendiğinde mide bulandırıcı.
Vefasızlık diyor bir dost (dost diyorum yada öyle umuyorum diyelim, acı yanılgıları eli titremeden cebimize koyup ikileten şu hayatta). Değil ki vefasızlık. Elimde deste deste sebepler. Bilmez. Belki bilir de bilmez. Vefasızlık da ilgiye tabidir.
Laf kuru kuruya olunca yaşa bastığını anlamıyor demek insan. Destenin gerisini açmaya lüzum varmı? Olsa bile istemem açmayı. Dinamitlemek, başka bir şey değil.
*** Gittin tek başına. Bir gelmek isteyen varmı bilmiyordun. Hiçbir zaman öğrenemedin, kimse de gelmedi seninle.
Gelemezlerdi de. "Niye geleceklerdi?" diye sordun kendine düşündüğün vakit, buz gibi somut aranızda duran, ama eriyecek olan sebebi bir soruya sığdırarak.
Övünçlü bir pay çıkardığında oldu: seninle gelebilecek kadar değildiler ve bu yüzden kaldılar kendi aralarında.
Umudun öteki yakasına geçtin sende. Orada da karşılamayacaklardı seni. Fethedilecek topraklarda avare olup çıkıyordu ayakların. Peki hangi "arada" bir yaşam sürdün sen? Diğerlerinin rüyalarından hatırlayacakları kadar..
Senin için tek ihtimal kusursuz başlangıçlar yapabilmekti. Duvarlara dönüşüverdi bu da. Yüreğin ısındığında küle dönen alevler yakıldığı ormanda bırakıldı. Hayal erozyonu gereksiz kılmıştı o ormanı.
Teslim olmaktansa kuytuda kalmayı tercih ettin. Haklı çıkarmadın onları.
"Hayali cihan değer..", o hayali o cihanla buluşturabilmekti muradın. Bugün kalan, "mucizeye inanmak", giden "mucizeyi beklemek".
İçinin eylülleriyle karşılaştın her adım ötende.
Ama yaşam sizi öldürdükçe dirilmeyi gerçekleştirmenizide sağlar. Varlığın kudsiyeti "canlı" olabilmekte değil midir?
Kimbilir, ömrünün sonuna geldiğinde almış olacaksın belki bu cevapları.
*** Önyargılı, sonyargılı sevgilerin kuşattığını bilmiyoruz çok zaman benliklerimizi. Hiç ayırdettin mi gerçekte; kendimizden başka birşey miydi sevdiğimiz? Söyle kime vermeye kalktın yüreğini?
Bir gün birine demiştin ki "başkaları için kendin gibi olamıyorsun, kendin içinde başkaları gibi olamıyorsun".
Bir türlü sığ adamın teki olamadın gitti. Yani? Derin! biride olamadın ki. Bir kafa bile sığmıyordu derinliğine. Kıyıydın sen kıyı. Denizdende karadanda vazgeçemeyen, arada ıslak, kumdan ayak izleriydin, çocukların kurup kurup yıkacağı kaleler için..
Bulduğun kelimelerle mi oynadın hayatını yoksa bulamadığın kelimelerle kandırdın? Ya sizin ki nasıldı?
Kahveyemi benziyordu tadı ya da eldiven gibimiydi şekli?
"Karşı çıkmak ve öyle karışmak hayata.." dediğin neydi? Neye karşı çıkmak, kendine karşı çıktınmı hiç? Tekrar edip durdunmu hayatın karelerini? Canevinden vururlar adamı işte böyle, sen mızmızlanırken.
"Oynamak" ne acımasız bir kelime zaman kaçarken dizinin dibinden. Sana söylüyorum, "banane" diyenin dinleyicisi olma.
Sende bananecilerden olma. Dostlarını ağırla bu dünyada. Senden bir elem geçmesine razı olma onlara. Dinle ve saklanma. Altını çiz söylediklerinin, sil eğer yanlışsa. Soru sormakta pervasızlık etme. Bırak güven teslim alsın biriken ayrılığı. Bir tek kural bilirim yaşama dair: vereceksin!
Bana dostumu sorarsan, tarz ve içerik olarak..bir tek kişi bile söyleyemem sana.
Bir hiç olarak ölüp gitmemek için, bir değer yaratabilmek için yapılabilecek en iyi şey, en yakınımızdakilerden başlayarak faydalı olmaya çalışmaktır..
Bir yatakta huzurlu olarak ölmek istiyorsan yanında olmalı değerli kıldıkların. Yolda ayaküstü ölüyorsan eğer, savunmaya devam etmelisin herşeyini ve yanında götürmelisin ardı sıra gittiğini.
Kısaca sevebiliyor olmalısın kendini son nefesindede. Pişmanlık çürütmüş olmamalı yaşamını. Kendini sevmenin felsefesi ve düsturu budur. Gökyüzü gözlerine kapanırken boşa geçmiş olan zamanını iyi niyetin doldurmalı.
Atalarından bir miras olduğunu ve çocuklarının da senden bir miras olacağını unutma. Bu miraslık mukaddestir. İnsanlar arasında seni vareden ve sürdüren öncelikli özelliktir.
Yaratmayan, kendini yarat-a-mayan insan..oluşumunu gerçekleştirememiş.. Nasıl yapacaksın bunu?
Herşeyden önce "kendini dinleyerek". Zerrelerin zerresisin hatırla.
Rüzgarın karşısına geç ve sana evreni nasıl getirdiğini duyumsa. O tatlı, serin, hafif, okşayan salınımıyla yüzünde..ve ne kadar geçiçi olduğunu..ve yaşama sevincinin arttığını..ve nasıl yaydığını seni yeryüzüne.
Birde müzik yapabiliyor bunu. Tanrısal bir yolculuğa çıkarıyor insanı. Birikmişleriyle duyumsadıkları, büyük, geniş bir yol kurar içinde..bir ufuk açar..
Evrenin bize yazdığı mektubun okunmasıdır bu.
Işıksız kentin yolcularıyız biz. Saklanmış ruhların sarkıtılmış buzullarında yüreklerimizi çizdirerek.. dar hayallerde geniş sözcükler gezdirerek. Hülyalarınız kadar gerçeksiniz, ruhlarınızı kanatlandırın. Kelimelerin düş gücünden geçmeli gerçeğin yatağına.
-Eski duvar yazıtları gibi oldu biraz ama idare edin. Sağlıklı yaşam kuralları yada yemek tarifleriyle yok en azından.
Bir de şu dış görünümünüze gösterdiğiniz itinayı duygu ve düşüncelerinize, tavırlarınıza gösterseniz-.
*** Şimdi..?
Zor olanı seçtim senin için.
Sende bir ormansın.
*** K
im olduğunu da söyle ki gitmeden, bilsinler. Bir siyah beyaz rüya olduğunu.
Bir siyah
..bir beyaz
rüya olduğunu.
Kendini onun yanında gördüğünüde kimi zaman. Rüyalarından gelip geçtiğini, yoksa sen bu dünyaya gelmiş değildin.